Gerçeğin Beklenmedik Zenginliği: Büyülü Gerçekçilik

Büyülü gerçekçilik kavramı birçoğumuzun duyduğu ancak açıklaması kolay olmayan akımlardan biri. Edebiyatta düşsel dünyayla somut dünya arasındaki engelleri kaldırarak sıra dışı unsurların gerçeklik algısı içerisinde yeniden işlenmesi şeklinde özetlenebilir. Mitolojik hikâyeler, mitoslar, masallar ve halk hikâyelerinden beslenmeleri de önemli bir ayrıntıdır. Büyülü gerçekçilik, farklı anlamlar barındırması, değişik alanları kapsaması sebebiyle karmaşık algılansa da bu akımın en iyi yaşanarak deneyimleneceğini düşünüyorum. Peki nasıl? Elbette sayfaların arasında. Bu akım ile özdeşleşen eserleri sizin için listeledim.

Kendi gerçeğimizden uzaklaşmak istediğimiz şu günlerde, kelimelerin büyüsüne kapılacağımız sırlarla dolu bir dünyaya yolculuk yapma zamanı!

1.Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel Garcia Marguez

Gabriel Garcia Marquez büyülü gerçeklik akımının önemli temsilcilerinden biri. Yüzyıllık Yalnızlık romanı Buendia ailesinin, yapılan bir büyü sonucu akraba evliliği nedeniyle yüz yıl süren bir lanetle yaşamalarını konu ediniyor. Marquez’in kendi hayatından yol çıkarak kaleme aldığı Yüzyıllık Yalnızlık, Nobel Edebiyat Ödüllü olmasının yanı sıra fantastik kurgusuyla dünya edebiyatının kültleri arasında yer alıyor.  

‘‘Ummadığımız bir anda, ummadığımız bir durum bizi alıp yıllar öncesine götürüp varlığını bile unuttuğumuz olayları, zihnimizin karanlık dehlizlerinden birdenbire gün ışığına çıkarıverir.’’

2.Sahilde Kafka – Haruki Murakami

Kitapları bağımlılık yaratan Uzakdoğu edebiyatının başarılı yazarı Haruki Muraki’den bir solukta okuyacağınız bir roman Sahilde Kafka. Babasının yıllar önce dile getirdiği uğursuz bir kehanet yüzünden 15 yaşında evden kaçan Kafka Tamura’nın sırlarla dolu hayatını konu ediniyor. Oedipus kompleksinden rüyalara, aşka ve yalnızlığa dair kehanetin ve kaderin iç içe geçtiği olay örgüsüyle etkisinde kalacağınız romanlardan biri.

‘‘İnsan kendisinin eksik bir parçasını bulmak umuduyla âşık olur. O yüzden de âşık olduğu insanı düşünürken kişisine göre değişmekle birlikte, az ya da çok hüzünlenir. Çok eski bir zamanda kaybettiği, özlemle andığı, uzaklarda kalan bir odaya adımını atmış gibi hislere kapılır. Bu hissi ilk keşfeden sen değilsin. O yüzden telif hakkı için başvuru yapmaya kalkma.’’

3.Koku – Patrick Süskind

Çevremizdeki çoğu şeyin kendine has bir kokusu vardır. En başında kendi bedenimizin kokusu bizi diğerlerinde farklı kılar. Peki ya bir kokunuz olmasaydı o zaman hayat nasıl olurdu?

Alman asıllı yazarın ilk romanı Koku 1700’lü yılların Paris şehrinde geçiyor. Roman başkahramanı Jean Babtiste Grenouille’un doğum anından itibaren başından geçen olaylar anlatılıyor. Pis bir balıkçı tezgahının yanında dünyaya gelen Grenoullie kokusu olmadığı için kimse tarafından benimsenemiyor. Salt kokulara karşı görülmedik derecedeki duyarlılığı sayesinde her şeyin kokusunu alabilirken, istediği kokuları üretebilmek için cinayetler işliyor. İnsanoğlunun kokulara karşı olan içgüdüsel ilgisini olağanüstü bir kurgu ile kaleme alan yazar Koku ile duyusal yeti ve eğilimlerinizi sorgulamaya davet ediyor.

‘‘Kokuların öyle bir inandırıcılığı vardır ki, sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür.’’

4.Parfümün Dansı – Tom Robbins

Tom Robbins’in Parfümün Dansı romanı mitoloji, ölümsüzlük, din, felsefe, koku ve doğa üzerine kaleme aldığı sıra dışı bir roman. Ölümden kaçarken ölümsüzlüğün peşine düşen kral Alobar ile geleneklerden kaçan Hintli Kubra’nın 600 yıla yayılan aşk hikâyesi anlatılıyor. Ve bu 600 yıllık yolculuğa eşlik eden pis kokulu, keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan’ın kötü kokusunu gizlemek için parfüm üretmeleriyle devam eden bir hikâyeye şahit oluyoruz. Parfümün Dansı hayatımızı var eden en temel kavramlar hakkında düşünmeye ve insanın doğayla ilişkisinin kopma sürecinin anlatıldığı düşsel bir yolculuğa çağırıyor.

‘‘Doğduğumuz zaman bir rüya çorbasının içinden çıkarız. Öldüğümüzde rüya çorbasına gerisin geri batarız. İki çorbanın arasında geçilecek kuru bir alan vardır. Hayat, bir sevkiyattır.’’

5.Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş – Jose Saramago

Her şey ‘‘Ertesi gün hiçbir kimse ölmedi,’’ cümlesiyle başlar. Adı bilinmeyen bir ülkede, dünya kuruldu kurulalı görülmemiş bir olay gerçekleşir: Ölüm, o güne kadar yerine getirdiği görevinden vazgeçer ve hiç kimse ölmez. Bir anda ülkeye dalga dalga yayılan sevinç çok geçmeden yerini hayal kırıklığı ve kaosa bırakır. İnsanların ölmemesi zamanın durduğu anlamına gelmemektedir, ezeli bir yaşlılıktır artık onları bekleyen. Hükümetten kiliseye, sağlık kurumlarından ailelere, şirketlerden mafyaya kadar herkes ölümün ortadan kalkmasının getirdiği sonuçlarla mücadele etmek zorundadır. Ancak ölüm, beklenmedik bir kimlikle ve umulmadık duygularla insanların arasına geri döner. Ölüm ve ölümsüzlük karşısında insanın şaşkınlığını, tepkilerini ve ahlaki çöküşünü, edebi, toplumsal ve felsefi anlamda derinlikli bir biçimde işleyen José Saramago büyülü satırlarıyla farklı bir dünyanın kapılarını aralıyor.

‘‘Kendini kozasına hapseden ve kapıyı ören ipek böceğinin ölüm anı hangisiydi? Bir ölümden yeni bir yaşamın doğması nasıl olabiliyordu acaba, kelebeğin yaşamı böceğin ölümünden mi doğmuştu yoksa kelebek de yaşadığına göre ipek böceği hiç ölmemiş miydi?’

Yazar: 7-Circle

Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Comments

0 comments